Çanakkale’de bir bienali gezmek, tek bir müzenin kapısından girip birkaç saat sonra aynı yerden çıkmak anlamına gelmiyor. Bazen yol sizi bir zamanlar palamut deposu olarak kullanılan taş bir yapıya, bazen çarşının içindeki eski bir eve, bazen çalışan bir balıkhanenin üst katına, bazen de binlerce yıllık bir arkeolojik coğrafyanın hemen yanına götürüyor.
10 Ekim–20 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 10. Çanakkale Bienali tam da bu dağınık, katmanlı yapıyı merkeze alıyor. “Metcezir / Ebb & Flow” başlıklı edisyon, 60’ın üzerinde uluslararası sanatçının üretimlerini Çanakkale’nin farklı noktalarına yayılan 15 sergi ve etkinlik mekânında bir araya getiriyor. Rota kent merkezinden Troya’ya, Assos’tan Küçükkuyu’ya kadar uzanırken su, toprak, hafıza ve dönüşüm bienalin ortak düşünce alanını oluşturuyor.
Bienalin belki de en ilginç tarafı burada başlıyor: Sanatı görmek için yalnızca eserler arasında değil, coğrafyanın kendisi içinde de hareket etmek gerekiyor.
Bienal Nedir, Çanakkale Bienali’ni Farklı Kılan Nedir?
“Bienal”, kelime anlamıyla iki yılda bir düzenlenen etkinlikleri tanımlıyor; çağdaş sanat dünyasında ise belirli bir kent veya coğrafya etrafında farklı sanatçıları, sergileri ve kamusal programları bir araya getiren büyük ölçekli sanat organizasyonları için kullanılıyor.
Fakat her bienalin karakteri bulunduğu yerle birlikte değişiyor. Venedik Bienali’nin pavyonlarıyla kurduğu yapı başka, İstanbul Bienali’nin kentle ilişkisi başka; Çanakkale Bienali ise uzun süredir kentin tarihi, arkeolojisi, gündelik yaşamı ve kırsal çevresiyle birlikte düşünülüyor.
Çanakkale’de ilk bienal 2010 yılında düzenlendi. Aradan geçen yıllarda sergiler yalnızca geleneksel sanat mekânlarında değil, kentin mevcut yapılarına ve gündelik hayatına karışan farklı alanlarda gerçekleşti. Bu yaklaşım 10. edisyonda daha da görünür hale geliyor.
“Metcezir”: Su Çekilirken Geride Ne Kalır?
Bu yılın başlığı olan Metcezir, yani gelgit, oldukça güçlü bir imge taşıyor. Suyun düzenli olarak yükselmesi ve çekilmesi, bir kıyının hiçbir zaman tamamen sabit olmadığını hatırlatıyor; her dönüşte bazı izler kayboluyor, bazıları yeniden görünür hale geliyor.
Çanakkale için su zaten yalnızca manzaraya ait bir unsur değil. Boğaz, Ege, kıyılar, adalar ve binlerce yıl boyunca bu sulardan geçen insanlar bölgenin tarihini sürekli biçimlendirmiş durumda. Troya’nın hikâyelerinden bugünün liman yaşamına kadar su, coğrafyanın hem sınırı hem de bağlantı noktası olmuş.
Bienalin suyun yanına toprak, hafıza ve dönüşümü yerleştirmesi de bu nedenle anlamlı. Arkeolojik katmanların üst üste biriktiği bir coğrafyada toprak geçmişi saklarken, deniz onu başka yerlere bağlıyor; hafıza ise ikisinin arasında sürekli yeniden kuruluyor.
Metcezir, böyle bakıldığında yalnızca bienalin teması değil, Çanakkale’nin kendisini okumak için de güzel bir metafora dönüşüyor.
Bir Müze Değil, Şehrin Kendisi
10. Çanakkale Bienali’nin sergi mekânları arasında sanat için tasarlanmış alanlar olduğu kadar, gündelik hayatın içinden seçilmiş yerler de bulunuyor.
Kentin denizle ilişkisinin en canlı noktalarından Balıkhane’nin birinci katı, çarşı içindeki Mavi Ev, Cuma Pazarı’nın yanında yeni bir kamusal sanat eserine ev sahipliği yapacak ÇB Parkı ve yeni kuşak sanatçı ve tasarımcıların üretim alanlarının geliştiği ASTİM bunlardan bazıları.
Bu tercih, serginin kentin üstüne geçici olarak yerleştirilmesinden farklı bir ilişki kuruyor. Sanat, günlük hayatın zaten aktığı noktalara giriyor; alışveriş yapılan, çalışılan, denizle temas edilen veya her gün önünden geçilen yerlerin anlamını kısa süreliğine değiştiriyor.
Bir bienal rotasında sanat eserini ararken kentin kendisini de yeniden okumaya başlamak biraz bundan kaynaklanıyor.
MAHAL’den Troya Müzesi’ne: Mekânların Kendi Hafızası
Bienalin yıllar içinde Çanakkale sanat hayatıyla özdeşleşen mekânlarından MAHAL, eski palamut depolarının bulunduğu bölgede yer alıyor. Aynı çevredeki StudioMAHAL ve FeHAN da 10. Bienal’in durakları arasında.
Buradaki yapılarda geçmişin izleri tamamen silinip nötr bir “white cube” yaratılmıyor. Taş, tuğla, eski endüstriyel kullanım ve kentin ticari hafızası mekânın içinde kalmaya devam ediyor. Eserle yapı arasındaki ilişki de sergilemenin bir parçasına dönüşüyor.
Benzer biçimde Troia Vakfı Korfmann Kütüphanesi, arkeoloji ve Troya araştırmalarıyla kurduğu uzun ilişki nedeniyle bambaşka bir bağlam sunuyor. Sanat eseri burada yalnızca fiziksel bir binanın içinde değil, araştırma ve kültürel hafızanın biriktiği bir ortamda görülüyor.
Rotanın en dikkat çekici duraklarından biri ise kuşkusuz Troya Müzesi.
Troya Müzesi: Geçmiş ile Çağdaş Sanat Aynı Yapıda
Troya Müzesi’ni yalnızca bienal nedeniyle ziyaret etmek bile, rotayı başka bir tarih ölçeğine taşıyor. Müze, Troya ve Troas bölgesinin arkeolojik mirasını çağdaş bir müzecilik yaklaşımıyla sunarken hemen yakınındaki Troya Antik Kenti binlerce yıllık yerleşim katmanlarını açık arazide görünür kılıyor.
Bienalin buraya ulaşması, geçmiş ile çağdaş sanat arasında basit bir “eski-yeni” karşılaştırmasından daha ilginç bir ilişki kuruyor. Çünkü Troya zaten yüzyıllardır yeniden anlatılan bir yer: Homeros destanlarından arkeolojik kazılara, edebiyattan sinemaya kadar her dönem kendi Troya’sını yeniden üretmiş durumda.
Çağdaş sanatın bu coğrafyaya girmesi de aynı anlatıya yeni bir katman ekliyor. Arkeolojik eserler geçmişten bugüne ulaşırken, çağdaş sanatçılar hafıza, yer, dönüşüm veya doğayla ilgili bugünün sorularını aynı coğrafyanın içinde yeniden kuruyor.
Troya Müzesi ve Troya Antik Kenti için yüksek arama ilgisi olması tesadüf değil; fakat bienal döneminde buraya gitmek, ziyaretin alışılmış tarih ve arkeoloji eksenine geçici olarak başka bir bakış açısı ekliyor.
60’tan Fazla Sanatçı, Tek Bir Bakış Değil
10. Çanakkale Bienali’nin sanatçı listesi de “Metcezir” temasının tek bir estetik üzerinden okunmayacağını gösteriyor. 60’ın üzerinde uluslararası sanatçının yer aldığı programda farklı kuşaklardan ve üretim biçimlerinden isimler bir araya geliyor.
Listede Füreya Koral, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Burçak Bingöl, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Can Altay, Lara Ögel, Leyla Pekmen, Meral Değer, Özün Işır, René Levi, Volkan Aslan gibi farklı pratiklerden sanatçılar bulunuyor.
Fotoğraf, video, heykel, seramik, yerleştirme ve farklı çağdaş üretim biçimlerinin aynı programda buluşması, bienali tek bir sergiden çok birbirine açılan farklı okumalar bütünü haline getiriyor.
Bu nedenle bienali gezerken bütün mekânları tek günde tamamlamaya çalışmak yerine rotayı birkaç güne yaymak daha anlamlı olabilir.
Çanakkale’den Troya’ya Bir Kültür Rotası
Bienalin coğrafi dağılımı aslında kendi seyahat rotasını da öneriyor.
İlk gün Çanakkale merkezde MAHAL, StudioMAHAL, FeHAN, Mavi Ev, Balıkhane ve diğer kent içi duraklar gezilebilir. Ardından başka bir gün Troya Müzesi ve Troya Antik Kenti’ne ayrılabilir; böylece bienal ziyareti bölgenin arkeolojik tarihine açılan daha uzun bir güne dönüşür.
Rota güneye devam ettiğinde ise Assos, Küçükkuyu ve Adatepe hattına ulaşıyor.
Bu yaklaşım özellikle “Çanakkale’de gezilecek yerler” fikrini klasik bir gezi listesinin dışına çıkarıyor. Aynı seyahatte güncel sanat, arkeoloji, kent hafızası ve Kuzey Ege coğrafyası birbirinden ayrı başlıklar olmak yerine tek bir rotanın parçalarına dönüşüyor.
Homeros’tan Bugüne: İda Blue’da Bir Buluşma
Bienal henüz açılmadan önce, İda Blue’da bölgenin kültürel katmanlarını aynı sofrada buluşturan özel bir akşam gerçekleşti.
25 Eylül’de Prof. Dr. Rüstem Aslan, Odysseus: Hoş Geldin Yabancı kitabı etrafında gerçekleşen söyleşi ve imza günü için Adatepe’de misafirimizdi. Troya’dan Homeros destanlarına, Odysseus’un yolculuğundan bu hikâyelerin çağdaş kültürdeki izlerine uzanan sohbet, antik anlatıların edebiyat, arkeoloji, sinema ve yaşadıkları coğrafyayla birlikte nasıl yeniden okunabildiğine açıldı.
Akşam, ardından Troya Sofrası etrafında devam etti. Bu sofra yalnızca bir yemek kurgusu değil; mitoloji, gastronomi, objeler ve anlatının bir araya geldiği çağdaş bir Troya yorumu olarak tasarlandı.
Bu özel buluşmada Mythaland ve Arzu Ensari, Troya koleksiyonunu ilk kez sergileyerek sofranın görsel dilini ve atmosferini oluşturdu. Alpaslan Baloğlu, Troya’dan ilhamla hazırladığı menünün malzemelerini, tatlarını ve hikâyelerini akşam boyunca konuklarla paylaştı. Gecenin son lokmasında ise Gemedere Peynirleri ve Bülent Özgören’in Briseis peyniri, sofrada Troya coğrafyasından kalan son iz oldu.
Akşamın merkezinde, sohbeti arkeolojik hafızadan Homeros’un anlatılarına ve onların bugündeki karşılıklarına taşıyan Prof. Dr. Rüstem Aslan vardı.

Bu buluşma, 10. Çanakkale Bienali’nin daha geniş ruhuyla da güçlü bir bağ kuruyordu. Troya, geçmişte kalmış bir tarih başlığı olarak değil; arkeoloji, edebiyat, çağdaş sanat, yemek ve sohbet arasında hareket etmeye devam eden yaşayan bir kültürel alan olarak ele alındı.
Bir akşam için bütün bu katmanlar İda Blue’da aynı sofrada buluştu ve aynı hikâyenin parçasına dönüştü.
Ziyaret Öncesi Kısa Not
10. Çanakkale Bienali 10 Ekim–20 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Bienal programı 15 sergi ve etkinlik mekânına yayıldığı için güncel sergi, etkinlik ve ziyaret bilgilerini yola çıkmadan önce Bienal’in resmi web sitesi ve sosyal medya kanallarından kontrol etmekte fayda var.



